Join for FREE | Take the Tour Lost Password?
Shop deviantART for the
holidays and save BIG!
Click here! :holly:
[x]

deviantART

 
©2009 ~terrarosa
:iconterrarosa:

Artist's Comments

DENiZ KOYDUM ADINI

Nerde kendini bilmez çocuklar
Bir sabah öylece çekip gittiler
Çınladı alkışlar kör sokaklarda
Yankısı kime kaldı

Deniz koydum adını
Kederi bende kaldı
Uzak köyler kurdum birbirine
Denizine aldandım

Acının surlarında ateşler yaktı
Vuruldu şehirler soluksuz kaldı
Kendine çekildi bütün zamanlar
Gölgeler orda kaldı

Deniz koydum adını
Kederi bende kaldı
Uzak köyler kurdum birbirine
Denizine aldandım


Kemal KAHRAMAN

¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨
[link]
¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨
[link]
¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨¨
[link]

||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||

GRUP YORUM ~ BiR OĞUL BÜYÜTMELiSiN


Zulüm ejderha olsa da
Telli duvaklı yurdunda
Bir oğul büyütmelisin
Kavgada yiğit olmalı

Gün gelip yol kenarında
Kızıl gül açmış alnında
Bulursan yıkılmayasın
Göz yaşında hınç olmalı

Düşen birdir bilmelisin
Bin oğlun var sevmelisin
Yarın bizim yılmayasın
Yüreğinde güç olmalı

Yarin yanağından gayrı
Paylaşmak için her şeyi
Söylediğimiz türkülerde
Senin de sesin olmalı


************************
[link]
************************
[link]
************************
____________________________________

Mayıs Ayı Hayatımız Gibiydi

Mayıs, benim için öfke ve direniş ayıdır.
Mayıs, benim için hüzün ve yenilgidir. Mayıs ayı bitmez. Tam bitecekken yine gelir ve kendisini hatırlatır...

Mayıs ayı, eve geldiği ürpertici bir gecede, bizim çocukları astılar, diye kesik kesik ağlayan babamdır. Bu ülkenin onuru, masumiyeti, direnişi, temiz kalmış son çocukları asılmıştır mayıs ayında, ama mayısın
hıncı ve kurbanları bitmemiştir yine de...
Mayıs ayı, Almanya'nın Köln şehrinde, bana sonsuz bir hasretle sarılip, sen İstanbul kokuyorsun, diyen Atilla Keskin'dir en çok... Çünkü, mayısın bütün öfkesi, direnişi, hüznü, yenilgisi, bitmeyen istekleri ve son kurbanı onda toplanmıştır...

En sevdiği, canından çok sevdiği insanları hep mayıs ayı içinde yitirmiştir o...
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'la birlikte yola çıkmıştır. Aynı hareketin, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun öncüleridir hepsi. Özgürlük ve adalet istemişlerdir. Bağımsız bir ülke ve o ülkede halkların
kardeşçe yaşamasını istemişlerdir. Halklar inanmıştır bu çocukların haklılığına ve
taleplerine. Bir subay olan babam dahi, bir mayıs gecesi, bizim çocukları astılar, diye ağlıyorsa, yeniden geri dönup, o günlere bir kez daha ve derinden bakılmalıdır...
Ama kırılgandır tarih. İyilikler ve umutlar alınırsa elinden, aklı kötülüğe ve zulme çalışır. Nitekim öyle oldu...

Yakalanır bizim çocuklar. Askerî mahkemelerde
yargılanırlar. Kalbi bu çocuklarla olanlar, umutlarını ve heyecanlarını korkunun karanlığında gizlerler...

Askerî mahkemeden 18 idam çıkar... Hakkında idam kararı çıkanlardan biri de Atilla Keskin'dir... Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i, Mamak Askerî Cezaevi'ndeki ön hücrelere tek tek koyarlar. Belli ki idamları kesindir artık. İntihar etmesinler diye de,
hücrelerindeki lambalar koridora alınmıştır. Hüseyin İnan'ın, yani herkesin benimsediği ismiyle Dede'nin elinde "Gerilla Savaşı ve Marksizm" adlı kitap vardır ve çok az bir zaman sonra idam edileceğine hiç
aldırmadan, bütün dikkatiyle okumaktadır...

Yusuf Aslan'ın hücresinin duvarında ise Pir Sultan Abdal'ın resmi asılıdır. Resimde, Pir Sultan Abdal'ın boynuna idam ilmeği geçirilmiştir. Tarihin kırılganlığı devam
etmektedir... Yusuf Aslan, bir ara hücresinden arkadaşlarına seslenir: Biz gidiciyiz, bu kesin... Kendinizi sıkı
tutmalısınız! Belli ki mapusluk süreci bu kez uzun olacak sizin için. Biz gittikten sonra üstünüze çok geleceklerdir. Kendinize bir uğraş bulun. Bol bol okuyun, hatta ikinci bir dil öğrenmeye çalışın. Yoksa zamanı tüketmeniz kolay olmayacaktır...

İdamla yargılandıkları halde, birbirleriyle
şakalaşmaktan geri kalmayan, ölüme bile güle oynaya, yaşam sevinçlerinden bir nebze bile yitirmeden giden insanlardır bunlar...
Hücrelerine dadanan ve yakalayip, Abdürrezzak adını verdikleri bir fareyi kuyruğundan iple asip, fareden çok korktuğunu bildikleri Yusuf Aslan'ın hücresinin önünde sarkıtan, onu ranzasının tepesine tırmandırip, arkadaşlarından canhıraş feryatlarla yardım istemesine en masum neşeleriyle gülen bu çocukları nasıl unutur ki insan...

O Yusuf ki, tutuklanmalarından birinde polisler bıyıklarına bakip, "Bunlar ne biçim bıyık ulan..." diyerek yolduğu için ve bir başka tutuklanışında onlara bu zevki bir daha tattırmamak için, sorgudan önce kendi bıyıklarını kendisi yolan; o Yusuf ki;
elleriyle boğazını sıkip, dilini dışarı çıkararak, "Bakın işte, beni astıklarında görüntüm böyle olacak!" diye, kendi ölümüyle bile alay eden, yaşam dolu ve korkusuz bir insandı...

Deniz, bambaşkaydı benim için. Her şeyden önce babası Cemil Gezmiş, babamın arkadaşıydı. Kadıköy'ün, masaları yeşil örtülü, yoksul esnaf kahvelerinde buluşup, acı çaylar içer, idamların gerçekleşip
gerçekleşmeyeceğini konuşurlardı...

Deniz bambaşkadır benim için. Atilla Keskin'in
abisinden görüş günlerine gelirken Rodrigez'in gitar konçertosunu getirmesini istemiştir... Sarıldığım devrimciliktir onunkisi... Hep sevgiden söz eden Che
Guevera gibidir... Yaşam sevinci, coşku, espri, hüzün ve duygusallıktır o... Rodrigez, belki de ilk kez onun varlığında, aynı anda yaşama ve ölüme çalmıştır gitarını; son bir kez içilen bir bardak hapishane çayı, son kez ciğerlere çekilen bir nefes sigarayla
birlikte...

Hüseyin İnan ise okur, düşünür ve yorumlar. Hareketin gizli öncüsü odur. Boşa konuşmaz, herkes ona inanma ihtiyacı duyar. Eylemleriyle kanıtlar düşüncelerini.
Sakin ve bilgedir. Bu yüzden arkadaşları ona "Dede" der...

Ama dedim ya, kırılgandır tarih, iyilikler ve umutlar alınırsa elinden, aklı kötülüğe ve zulme çalışır...

Önce, Deniz'i götürürler idam sehpasına... Deniz, masaya çıkmadan önce, orada hazır bulunanlara, bizi cezaevinden yangından mal kaçırır gibi kaptılar, havalandırarak getirdiler; ayakkabılarımızı bile
bağlamamıza fırsat vermediler; postallarımın bağlarını bağlasınlar; asıldığımda ayağımdan düşmesini istemem, diye bağırır. Sonra gardiyanlar onu masaya çıkartır. Bir gardiyan ilmeği açar, genişletip, boğazından
geçirir. Deniz, o anda son sözlerini söylemeye başlar:

"Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın
Marksizm-Leninizm! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!.."

Deniz asılırken, Yusuf Aslan'ı getirirler oraya ve Yusuf Aslan oradakilere, duydum Deniz'in sesini, der. Darağacı bu defa onun için hazırlanır. Yusuf çıkar bu defa taburenin üzerine ve son kez şöyle der:

"Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için, bir defa, şerefimle ölüyorum. Sizler, bizi asanlar, şerefsizliğinizle hergün öleceksiniz! Bizler halkımızın hizmetindeyiz, sizler Amerika'nın...

Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!.."

Ve sonra sıra Dede'ye, Hüseyin İnan'a gelir.
Sigara içip içmeyeceğini sorarlar. İçmeyeyim, der. Sonra orada bekleyenlere döner ve ayağındaki lastik ayakkabıları göstererek: "Söyleyin babama, yarın
ayağımdaki bu lastik ayakkabıları görup, doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş diye, üzülmesin. Askerî cezaevinde, ayakkabılarımızı giymemize bile fırsat
vermediler. Ayakkabılarım cezaevinde kaldı. Onlara hediyem olsun..." Savcı, sözünü kesmek için, "Sehpaya çık," diye bağırır. Hüseyin İnan, masanın üzerinde, gayet sakin; "Sabırlı ol, çıkacağım," der. Ve tabureye çıkmadan, masanın üzerinde son sözlerini söyler
yüreklice:

"Ben, şahsî hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu
bayrağı, bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!.."

Diner, ağır kapıların ve acımasız kilitlerin
gürültüsü... Diner, zincir şakırtılarının sesi... 1972 yılının 6 Mayıs'ıdır...
Bir kişi daha götürülse idama, bu Atilla Keskin olacaktır. Ama daha başka kimse götürülmez. Son idam edilen Hüseyin İnan'dır. Ama vasiyeti kalır Atilla Keskin'de... İdama, darağacına götürülürken, Hüseyin İnan, can yoldaşından, Atilla Keskin'den tek bir şey
ister:

"Eğer birgün kurtulursan bu zindanlardan, eğer
birgün özgür olursan, bir sevdiğin olursa ve ondan da bir oğlun olursa, ne olur benim adımı koy..."

Ölmeden önceki son isteği budur Dede'nin...
Aylardan mayıstır. Zulüm ve dostluk, inanç ve erken ölüm birbirine karışmıştır; ama unutulmayan tek bir şey vardır: Verilen sözler... İnsanın alnına yazılır.
Üstelik aylardan mayıssa ve darağacına giden insanlar en sevgili arkadaşlarsa, dostlarsa, umutlarsa, direnişlerse ve sözkonusu olan onların son dileğiyse...

Atilla Keskin, Mamak ve Niğde cezaevlerinde dört sene kaldıktan sonra, 1977 yılında yurtdışına çıkar. Kendi gibi yürekli bir kadını sever. Bu kadından bir oğlu olur. Unutmak mümkün müdür o son sözleri: "Eğer
yaşarsan, eğer bir kadını seversen, eğer ondan bir oğlun olursa, ne olur benim adımı koy..."

Ve dünyaya gelir o çocuk. Hiç şuphesiz, adı Hüseyin İnan olur. Dede İnan...

Almanya'dır gurbetin adı... Aradan yıllar geçer, Hüseyin İnan büyür. Sürgünlük büyür, büyür vatan hasreti, büyür yirmi iki-yirmi üç yaşında asılan yoldaşların özlemi...

Ve birgün, küçük Hüseyin İnan, spor yaptığı yerden dönerken, sırt çantası yoldan geçen bir kamyona takılır. Tekerleklerin altına sürüklenir birden Dede İnan. Ve o an can verir... Ve ne acıdır ve ne tuhaftır
ki, aylardan mayıstır... "Oğluna benim adımı koy" diyen yoldaşın adını taşıyan ilk oğlu, ilk gözağrısı yine mayıs ayında alınmıştır Atilla Keskin'in elinden. Alınmıştır yaşamdan...

Mayıs devlet midir?... Mayıs öfke ve direniş midir?... Mayıs zulüm müdür?... Mayıs hüzün müdür?... Mayıs, bu ülkenin asılan son masum ve lekesiz çocukları mıdır; kırılan tarih mi, yoksa hayatın ta kendisi midir mayıs?...

Nedir mayıs?...

Masumken ölmüştür Hüseyin İnan, tipkı ismini aldığı Hüseyin İnan gibi, onun yoldaşları gibi... Bu yüzden annesi, beyaz bir tabuta konulmalı, diye diretir.

Almanya'da günlerce beyaz ve küçük bir tabut aranır. Sonunda bulunur o beyaz tabut. İçine Hüseyin İnan konur... İçine Türkiye konur... İçine, bu ülkenin yitip giden masumiyeti, darağacına korkusuzca, hatta güle oynaya giden ve kendi ölümleriyle bile alay eden
lekesiz, yiğit çocukları konur...

12 yaşındaki İnan'ın arkadaşları, mezara o an
üzerlerinde ne varsa, çiçeklerini, kasetlerini, ayakkabılarını, walk-man'lerini, şapkalarını atarlar...

Ağlamak ayiptır ya devrimciler için, hep içimize akıtırız ya o içimizi dağlayan gözyaşlarını... Yüreği avucunda bir şair bozar bu kalpsiz geleneği; Atilla
Keskin'in en yakın dostlarından şair Nihat Behram bozar... Ben ağlıyorum ve kimseden izin almıyorum, der... Ve işte o an boşanır gözyaşları... Ve Atilla Keskin, yoldaşları birkaç metre ilerde asılırken ağlamayan Atilla Keskin, tam 21 yıl sonra, ilk oğlu
Hüseyin İnan'ın mezarı başında ağlamaya başlar.

22 yıldır dönemediği ülkesi Türkiye için, o cesur ve yiğit yoldaşları için, her geçen gün yokedilen masumiyetler ve inançlar için, kirletilen umutlar için ve bunların hepsini o kısacık, o ceylan ömründe taşıyan ilk oğlu Hüseyin İnan için ağlar. Doyasıya ve
katıksız ağlar. Onca yıl, biriktirdiği her şey için, sustuğu ve içine attığı her şey için... Tipkı babamın, bir mayıs ayında, bir gece vakti eve gelip ve hepimizi uyandırip, "Biliyor musunuz, bizim çocukları astılar" diye ağlaması gibi...

Yine de özlenir hayat, yine de özlenir, ne kadar kirlense de Türkiye ve İstanbul... Ve Atilla Keskin, bana memleket hasretiyle, sen de İstanbul'un kokusu var, diye gözyaşlarıyla sarılır...

Bir kere gelenek bozulmuştur. Artık çok şey
birikmiştir içimizde. Zehirlenmemek için, ne
hissediyorsak öyle olmalıyız ve öyle
davranmalıyızdır...

Ve Nihat Behram, 12 yaşında, evine dönerken bir kamyon altında kalan Hüseyin İnan için şu dizeleri okur mezarının başında:

"Acıların sessiz, sözsüz kuşlarını bıraktın
şarkılarımıza...

Ölümlerde ağlanmasın diye ezberlemiştik; senin için ağladık...

Çünkü, bahar günü yürek taşımanın ölçüsüydü senin için ağlamak...

Can üstünde parçalanmış senin gibi bir çiçeğe
ağlanır..."

Anladım, mayıs her şeydi... Öfkeydi, direnişti, zulümdü, yenilgiydi; o cesur ve yiğit yoldaşlardı, ölümüyle alay eden Yusuf Aslan'dı, babası üzülmesin diye ayakkabılarını arkadaşlarına hediye ettiğini
söyleyen Hüseyin İnan'dı; asılmadan önce, Rodrigez'in gitar konçertosu eşliğinde içilen son çay ve son sigaraydı; babamın, bizim çocukları astılar, diye kesik kesik ağlamasıydı; Atilla Keskin'in, sen İstanbul kokuyorsun, diye bana sarılmasıydı... Beyaz
bir tabutun başında hep birlikte söylenen o son dizelerdi...

Mayıs hayatımız gibiydi. Doyasıya aşık olduğumuz, tekrar tekrar sevişsek de, o hep özlediğimiz yere bir türlü ulaşamadığımız, bu yüzden acı çektiğimiz, acı çektikçe hasretle bağlandığımız sevgilimiz gibiydi mayıs ayı...

Mayıs, hayatımız gibiydi...


CEZMi ERSÖZ

Details

May 6
3.7 MB
202 KB
800×762

Statistics

Disabled
84 [who?]
366 (0 today)
0 (0 today)

Camera Data

CASIO COMPUTER CO.,LTD.
EX-Z75
1/80 second
F/3.1
6 mm
200
Apr 19, 2009, 10:54:45 AM

Site Map